baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2012 Pazartesi

Diş çekimi

Ben küçükken televizyonda filmlerde izlediğim tüm erkeklerin dişçi olduğunu ve sadece kızların dişlerini çekebileceğini düşünürdüm. Çünkü ne zaman televizyonda, film izlerken, dudaktan ve ateşli bir öpüşme sahnesi görsem, annem hemen bana açıklama yapma gereği hisseder, 'Oğlum, adam kadının dişini çekiyor' derdi.

O kadar ki, bir gün sokakta oynarken öndeki süt dişlerinden birinin sallandığını gördüğüm bir kız arkadaşa 'ben dişçi olucam' diye ağzına yapışıp, var gücümle dişini emmeye çalışmıştım. Bizi bu halde gören kızın annesinin uzaktan çığlık çığlığa bize doğru koştuğunu ve benim korkudan kaçtığımı sanırım söylememe gerek yok.

Küçüklüğümüzde televizyonlarda çıkan en erotik sahne bu tipteki öpüşme sahneleriydi. Yıllar geçti, televizyonlar özelleşti. Devlet televizyonun her türlü makasçı zihniyetinden bıkmış halka hitaben yayın hayatına başlayan o ilk televizyon kanalı, 'özgür televizyon kanalı' sloganına yeni yeni başlamıştı. O kadar özgürlerdi ki, o vakitlerde yayınladıkları futbol maçlarından birinde sert bir pozisyon olmuş, kaleci atılmış, acar (ve özgür) muhabir hızla saha kenarına koşup atılan kaleciye mikrofonu uzatıp 'nooldu' diye sorduğunda 'hakem bana küfür etti abi yaa, ananı s.kerim dedi' cevabını almıştı. Televizyonları başındaki milyonlarca insan, bunu duymuştuk, özgürlüğümüz biraz daha artmıştı... Bugün kapalı alanlarda bile içilmesi yasak olan sigara o zaman stüdyolarda tartışma programlarındaki katılımcılar tarafından ekranın karşısında yakılıyor, yine bugün bazı kanallarda çiçeklenen bazılarında ise mozaiklenen sigaralar o zamanlarda karşılıklı olarak ekranlara doğru üfleniyordu. Özgürlükler ülkesiydik...


Televizyon izleme kültüründe ani ve çok hızlı bir değişimin yaşandığı o senelerde, ne enteresandır ki her sinema filminde en az bir erotik sahne muhakkak oluyordu. Hatta özgür kanallar, yeni yayın dönemlerini tanıttıkları fragmanlarda yayınlanacak yeni filmlerden daima en erotik bölümleri seçerek gösteriyorlardı. Ne zaman bu fragmanları görsem, annem kumandaya hızlıca sarılıp kanal değiştirir, alternatif olarak hızla TRT-GAP kanalına geçerdik. Tarım ve hayvancılıkla ilgili çok güzel bilgiler edindiğim dönemdi o dönem. Hayatımıza, belediyelerin kurduğu çanaklar ve ordan tüm şehre yayılan RTL gibi kanallar henüz girmemişti. Sabah Gazetesinin tam tamına 'bir kocaman sayfa' yayınladığı televizyon köşesine, bangır bangır bugün Fatma Girik'in büyük bir leğende yıkanırken arkadan sansürsüz görüntüsü olacak diye manşet attığı dönemlerdi.

Erotizm konusunda asıl büyük dumuru ise, üst kattan Hayriye Teyze'lerin bize geldiği zaman yaşamıştım. Zira apartmandaki tek renkli televizyon ve uydu alıcı bizde vardı. O akşam da Hayriye Teyzenin deyimiyle oldukça güzel bir film yayınlanacaktı. Cümbür cemaat bize geldiler. Hayriye Teyze, kocası Hilmi Amca, küçük kızları ve onun hınzır abisi... Korkardım abisinden, 'kardeşime yan bakmıcaksınız lan' diye ortalarda dolanırdı. Yan nasıl bakılır bilmezdim, bazen aynanın karşısına geçip kafamı yana döndürüp, aynaya yan yan bakmaya ve gözlerimi çekik çekik yapmaya çalışırdım...

Eve misafir geldiğinde, benim o çok sevdiğim çay-kek-börek-kısır'dan oluşan muhteşem ev kokusu evin dört bir yanını sarmıştı bile. Muhabbetlerin ve kahkahaların yanında ikramlar da başlayınca, evin çocukları olarak salonun tam ortasındaki büyük sehpaya yüzümüz tam da televizyona bakacak şekilde yerde oturarak sıralandık, paşa çaylarımızın yanında bizim için sehpaya konulan keklere böreklere saldırdık. Bir yandan da filmi izlemeye başladık. Filmden hiçbir şey anlamıyor ama ortamın verdiği keyfiyetle ağzım kulaklarımda izliyordum...

Derken bir hareketlenme oldu; babamın o meşhur boğaz temizleme sesi. İlk önce anlam veremedim, çünkü televizyonda yine diş çekimi yapılıyordu. 'Kumandayı ver bakiim hanım' diye bir seslenme geldi babamdan. Annem divanın sağına soluna, yastıkların arkasına bakıyordu telaşla.

İşte tam o anda, televizyonda gördüm. Hayatımda ilk kez. Erkek adam hem kızın dişini çekiyor hem de kızın elbiselerini çıkarıyordu. Gözlerimi ekrana diktim. 

Rahatsız kıpırdanmalar bir anda velveleye dönüştü. Hayriye Teyze, yüzü şaşkın bir halde iken, 'ben çayları tazeleyeyim' diye yerinden fırladı, bizim önümüzdeki henüz yarısını bile içmediğimiz çay bardaklarını hızla toplamaya başladı, mutfağa koştu. Babam sesini biraz daha yükseltti; 'bulsana şu kumandayı hanım'. Sansürsüz televizyon herşeyi olduğu gibi yayınlıyordu, ekrandaki kız yarıçıplak kalmıştı bile. Hilmi Amca da bir yandan şaşkın bir halde anne ve babamın kumanda arama mücadelesini izlerken diğer yandan hem televizyona hem de bize tedirgin bakışlar atıyordu. Kumandanın hala bulunamadığını görünce hızla televizyona koştu, iki elini açtı, televizyona yapıştırdı. Elleriyle 67 ekran televizyonu kapamaya çalışıyordu. Baktı olmuyor, ağaya kalktı, sırtını televizyona döndü. Şimdi tüm vücudu televizyon dolabını kaplamıştı işte.

Kumanda nihayet bulunmuştu ama annem basıyor basıyor, yine de kumanda çalışmıyordu. Annem kumandayı öbür eline vurdu, yine de çalışmadı. Babam hızla annemden kumandayı kaptı. O da eline vurdu. Yok! Kumanda çalışmıyordu. Belki de çalışıyordu ama Hilmi Amca sayesinde televizyonu göremiyordu. Babam bir taraftan kumandayı eline vuruyor bir taraftan da 'çalışsana ulan' diye sinirli sinirli söyleniyordu. Televizyondan 'ah!, oh!..' sesleri yükselirken, Hilmi Amca'nın hınzır oğlu 'ben naaptıklarını biliyorum kiii...' diye gevrek gevrek gülmeye başlamıştı. Babam kumandayı çek-yatın tahta köşesine sertçe vurdu, kumanda kırıldı.

Bu sırada kapıda beliren Hayriye Teyze salondaki canhıraş mücadeleyi görüp, elinde bardaklarla dolu tepsi olduğu halde aynen geriye, mutfağa döndü. Kumandayı kıran babam hızla televizyon dolabının arkasına yöneldi. Eğildi. Fişi çekti...Ekran karardı... Ortam bir anda buz gibi sessizleşmişti.

"Ama şimdi TRT-GAP'ı açmıcak mıyız anne?" diye sorduğumu hatırlıyorum.

O ana kadar gergin olan ve yüzleri kırmızıya yakın bir hal alan babam ve Hilmi Amca, ortamdaki gergin sessizliği bozan bu cümleyi duyduklarında bir anda kahkahaya boğuldular. Annem 'ben çaylara yardım edeyim' diye mutfağa gitti.

*

O gün bugündür o filmi merak ederim. Youtube'ta izlemediğim film yoktur ama tuhaf biçimde aklıma kazınmış olan sahneyi barındıran filmi hala bulamadım. Azimliyim tüm filmleri izliicem.

Enteresandır, Hayriye Teyzeler bir daha bize hiç film izlemeye gelmediler.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Bebek

Otobüsteyim. Edirne'ye doğru gidiyoruz. Otobüs dolu. Acil bir iş çıkınca en erken saate biletimi aldım. İşlerimi halledip, akşama doğru dönme planım var..

Çok erken kalkmanın getirdiği mahmurlukla, uyku hafiften bastırmaya başlamıştı ki, otobüslerin o çok bilindik sesiyle koltuğumdan fırladım:

- Ingaaa..

Hemen arkamdaki koltukta, tahminimce 6 aylık bir bebek, beni neden bu kalabalığa soktunuz, dercesine feryat figan ağlıyor.

- Yooook, yoooook, yoooook, diyerek annesi bebeği sallamaya başladı.

- Anlamaz ki seni yenge. Minicik bebek o, diye takıldı muavin sırıtarak.

Anne ters ters muavine baktı.

- Ağlama annecim, ağlama bebeğim, bak geldik, birazdan incez, diye devam etti. Dışarı baktım, daha Mahmutbey otoban gişelerine bile varmamışız. En az 2.5 saat yol var.

Bebek, haliyle, bunların hiçbirini anlamadığından yüksek sesle ağlamasına devam etti.

- Acıkmıştır, dedi iki arkadaki yaşlı teyze. Bu ağlama sesi, acıkma ağlamasına benziyor.

- Yoo, dedi şaşırmış görünen anne. Daha otobüse binmeden emzirdim onu. Karnı tok, merak etmeyin.

Baba telaşlanmıştı.

- Hanım bi altına bak bakalım, dedi otobüsün içine mahcup bakışlar atarak.

Annesi bir yandan bebeği sallarken bir yandan da gizlice, bebek bezinin altına baktı. "temiz" dedi.

- Bu tip durumlarda, ben elektrik süpürgesi çalıştırırdım, bizim oğlanın sesi şıp diye kesilirdi, dedi yaşlı teyzenin hemen yanındaki, ekürisi olduğunu sandığım, ikinci yaşlı bayan.

Birincisi hemen katıldı:

- Di mi ya, o sesi duyunca hemen ağlamasını keserdi minik Ahmet. Nasıl şimdi? Askerlik çağı gelmiştir.

- Geldi geldi. Kısmetse bu sene yollucaz teyzesi.

Tam da 'eyvah, bebek ağlamasına eşlik eden bir uçsuz bucaksız bir muhabbet' başlıyor diye düşünüyordum ki, baba devreye girdi:

- Teşekkürler, dedi. Keşke burda olsaydı da çalıştırsaydık.

- Çığlık en etkili yöntemdir, dedi koridorun diğer tarafında oturan genç bir bayan. Ben Zeynep'im ağlarken hep çığlık atardım, kendisinden daha güçlü bir ses duyunca bir anda durur, meraklı gözlerle etrafa bakardı.

Anne ve baba garip bir şekilde genç bayana baktılar. Zaten bebeğin çığlıkları tüm otobüsü kaplamış, şöför dahil herkeste homurdanmalar yükselmeye başlamıştı... Anne çaresizce ayağa kalktı, kollarında bebek olmak üzere otobüsün dar koridorunda bebekle yürümeye başladı. Bir yandan da "ağlama bebeğim, ağlama yavrum" deyip bebeği sallamaya devam ediyordu.

Bebek biraz rahatlamış gibi oldu. Sesi azalır gibi oldu. Kendi kendine yüksek sesle mırıldanmaya başladı.

- Hah, bak kendine ninni söylüyor. Uyur birazdan, dedi birinci yaşlı teyze.

- Evet nihayet, dedi ekürisi. Sesi söyleniyor gibiydi.

Bu şekilde Çorlu sapağına kadar geldik. Otobüs sakinler gibi olmuş, yol boyunca koridorda dönüşümlü olarak kollarında bebek ile gidip gelen anne ve baba ise bitap düşmüştü. Zira ebeveynleri ne zaman oturup dinlenmeye yeltense, bebek sanki durumu anlıyormuş gibi bir çığlık atıp tekrar ağlamaya başlıyordu.

Durumdan memnun olan bir tek muavin varmış gibi görünüyordu.

- Yenge sayenizde kaptana kahve servisi yapmıyorum valla, dedi aynı şekilde sırıtarak. Anne yine ters ters baktı.

- Hasta mı acaba, dedi orta yaşlı bir adam. Temmuz ortasındaki sıcağa rağmen, üzerinde uzun kollu bir gömlek ve bir kolsuz kazak vardı. Yolun henüz başındayken, ceketini de üst kısımdaki bölmeye katlayarak yerleştirmişti.

- Değil merak etmeyin, ateşini ölçtüm, dedi anne.

- Bebekler çabuk hasta olurlar, diye üsteledi adam. Vitamin olduğunu zannettiğim efervesanı, muavinin getirdiği su dolu bardağa attı ve erimesini izlemeye başladı. Ardından devam etti:

- Klimalar aslında çok sakıncalı. Şöförler yolda uyuyakalmasınlar diye yol boyunca klimaları sonuna kadar açıyorlar. Olan yolculara oluyor, dedi. Eriyen solüsyonu yudumlamaya başladı.

- Hemen hastalanılır mıymış abiciim, diye araya girdi muavin. Yavrucağız araca biner binmez ağlamaya başladı. Belli ki kalabalıktan ürktü, dedi.

- Olabilir, dedi baba, yorulan anneden nöbeti devir alırken.

Koridorda tekrar bebek ile volta atmaya başladı. Bebek sesli bir şekilde kendine ninni söylüyor, eğer anne veya baba yorgunluktan bir anlığına duraksarsa veya taşımak için nöbet değişimi yaparlarsa anında çığlığı basıyordu.

Edirne gişelerine gelmek üzereydik. Arka sıralaradan birkaç genç:

- Biberona biraz alkol koyarsak kesin çözüm, diye dalgasını bile geçmeye başlamıştı.

Zaten canı burnuna gelmiş baba, tam da hışımla gençlerin üzerine yürümek üzereydi ki, muavin ve ayağa fırlayan birkaç kişi babayı engelledi.

Bu esnada, en arka sırada cam kenarında, yol boyunca kulaklığını hiç çıkarmamış ve muhtemelen otobüste uyuyabilmeyi başarabilen tek kişi olan ve giyim kuşamından üniversite öğrencisi olduğunu sandığım genç bir adam, gözlerini açtı. Etrafa baktı. Kulaklıklarını çıkardı. Bebeğin aralıklarla otobüste yankılanan ağlamasını farkedince, ayağa kalktı. En ön sıraya kadar gelmiş babanın yanına geldi, kulağına birşeyler fısıldadı. Baba şaşkın bakışlarla genç adama bakarken, genç adam kulaklıkları bebeğin kulaklarına usulca ve dikkatle yerleştirdi.

Otobüsün içini derin bir sessizlik kapladı. 10 saniye içinde bebeğin ağlaması gitmişti.

Birkaç kişi durumu farkedip kafalarını kaldırdı. Şöför bile bebeğin ağlamasına alışmış olacak ki, sessizliği farkedince dikiz aynasından durumu incelemeye başlamıştı.

- Naaptın birader sen, in misin cin misin, büyücü müsün, nesin, diye sordu olay yerine hızlıca gelen muavin.

- Önemli bişey değil yaa, diye omuz silkti genç adam. Telefonda bir 'sleep baby' diye bir program var. Ablam çocuklarını hep onunla uyutur. Ben de bu yavrucağa dinlettim.

Bir anda otobüsün içinde bir alkış tufanı koptu. Genç adam hem bir utangaç gülümseme hem de zafer kazanmış bir komutan edasıyla, sağa sola kafasıyla selam vererek yerine doğru yürümeye başladı. Hayrettir ki, bebek bu alkışların hiçbirini duymamıştı ve mışıl mışıl uyuyordu.

- Bu teknoloji çok gelişti ayol, dedi birinci yaşlı teyze. Yakında telefonlarla bebek bile yapacaklar nerdeyse.

- Yaa evet evet, dedi ikinci teyze.

- Nerdeydin birader sen yaa, diye orta sıralardan bir ses yükseldi.

Zira otoban gişelerini geçmiştik ve Edirne otogarına sadece 1km kalmıştı.