şöför etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şöför etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2012 Çarşamba

Minibüs

İstanbul şöförlerinin kavşaklardaki trafik ışıklarıyla ilgili yazılı olmayan bir bağları vardır: Yeşil süresi bittikten sonra sarıya, sonra da kırmızıya dönerken, nedense onlara hala yeşil yanıyormuş gibi görünür, o yüzden kırmızıya dönen trafik ışıklarını pek dikkate almazlar, hatta kırmızı yandıktan sonra bile ilk 2-3 saniye içinde onlara hala yeşilmiş gibi görünür, dolayısıyla geçmeye devam ederler. Yazılı olmayan bu trafik kuralına genelde çok dikkatli bir şekilde uyulur ki, çoğu kesim kendine henüz yeşil yandığı halde, öncelikle sağa sola bakıp başka yönlerden hala araç gelmediğini kontrol eder, aracını ancak ondan sonra hareket ettirir.  Özellikle minibüsler, taksiler, özel halk otobüsleri ve diğer hafif ticari araçlar için çok önem taşıyan bu kural, çok şükür ki EDS sayesinde, yerini tarihin tozlu raflarına bırakmış olmasına rağmen. EDS olmayan trafik ışıklarında bu kural hala geçerlidir.

Yoğun bir işgünü çıkışında eve varabilmek için, iş arkadaşımla birlikte Kadıköy-Pendik minibüsüne binerken de bu kuralın geçerli olduğunu ve hayatımızın minibüs yolculuğunu yaşayacağımızı tahmin edemezdik.

Gerçi minibüsün hiç bir yerinde 'Allah Korusun' tarzında bir yazının olmamasından şüphelenmeliydim zaten. Zira minibüslerin en büyük özelliği buydu; iyi şöförlükle ve trafik kurallarına uymakla değil, ama Allah Korusun, ya da Arapça Bismillahirrahmanirrahim, ya da ona benzer başka dini yazılar yapıştırılarak korunmaya çalışılırdı ekmek tekneleri. Dikkatimi çekmiş olmakla beraber, nedense o an pek de umursamamıştım. Derdim bir an önce oturacak rahat bir yer kapmak ve eve bir an önce rahatça ulaşabilmekti. Niye rahatlık aradıysam?!

Bilenler bilir: Minibüslerde en rahat koltuklardan birisi de şöförün hemen arkasındaki koltuktur ki, benim gibi 1.95 boyundaki insanların tercih ettiği, en öndeki tekli koltuk ve en arkadaki 4lü koltuğun kapı tarafındaki önü boş olan oturma bölümü ile birincilik için kapışır. Neyse efendim ilk binen şanslılar olarak, biz şöförün hemen arkasına geçtik.

14 kişilik Deutz marka minibüse, yaklaşık 30 kişi doluşmuştuk ve şöför hala yolcu almaya çalışıyordu. Her sıradan minibüs şöförü gibi bizim şöföre göre de minibüs bomboş idi. Bu arada, en önde oturunca mecburen oturanlar için para üstü vermenin ve para toplamanın ana arteri oluyorsunuz: ‘Şunu uzatır mısınız’, ‘şurdan verir misiniz’, ‘arkadan vermeyen kaldı mı’ gibi konusuz edebiyata(!) konu olabilecek cümlecikler havada uçuşuyor, biz ise bu erotik cümlelere karşı hiç istifimizi bozmadan beleşe muavinlik yapıyor ve minibüsün o an için kasası görevini görüyorduk. İnanılmaz bir para akışı dönüyordu. Kendimi banka şubelerinde çalışanlar gibi hissediyordum.

Bir minibüse en çok adam sığdırma yarışmasında rekor kıracak sayıda adamı sığdırdıktan sonra nihayet hareket edebildik. Şöför spor kullanımda araçları sağlı sollu geçiyor ve acayip hızlı gidiyordu. Sonradan arkadaşımın, şöförün yol boyunca telefonla konuşmalarından yaptığı çıkarıma göre, akşam yapılacak halı saha maçına yetişmeye çalışıyormuş, şöförümüzün o gün ki son seferiymiş.

Benim ineceğim durağa doğru yaklaşırken, minibüs içindeki ufak tefek söylenmeler yerini yavaş yavaş 'kardeşim yavaş', 'biraz dikkat etsen' tarzında şöförün kulağına gidecek şekilde yüksek sesle söylenmelere bırakmaya başlamıştı ki, bir anda ani bir fren sesiyle birlikte ayaktaki güruh topluca ön cama doğru hızlı bir atağa geçti, birkaçı en öndeki motor kapağının üzerine düştü. Şöför minibüsün içindeki kısa süreli arbede ile hiç ilgilenmedi, zira öndeki taksiye dokundurmuştuk. Şöför kafasını camdan dışarı çıkarıp, 'niye durdun lan kırmızıda?!' diye bağırdı. Minibüsteki herkesin kulakları dikkat kesildi, evet 'niye yeşilde durdun' değil 'niye kırmızıda durdun' demişti... Hızını alamamış olacak ki minibüsten indi, öndeki taksinin şöför kapısını zorladı fakat açamadı. Allah'tan taksi şöförü kapısını kilitlemişti, kapalı cama elinin içiyle bir tokat attı ve hızlıca minibüse geri döndü, kapıyı açtı, tam koltuğun altından bir levye çıkarmıştı ki, taksi şöförü kırmızı mırmızı dinlemeden gazladı gitti. 

Biz hepimiz olayı şaşkınlıkla izliyorduk. Minibüsten çıt çıkmıyordu. Az önceki söylenmeler yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Araç durmuş olduğu halde, herkes bir yerlere sıkıca tutunmuştu. Şöför kızgınlıkla tekrar yola çıktı.

Birkaç yüz metre sonra benim ineceğim yere varmıştık. Hafiften tırsmış bir ses tonu ile son derece cılız bir şekilde:

- Kaptan ışıklarda indirebilir misin?, dedim. Şöför dikiz aynasında beni dikkatlice süzdü;

-    - Işıklar mı? Karanlıktan mı korkuyon yoksa sen bakiim, dedi.

Kendimi nasıl o minibüsten dışarı attım hiç hatırlamıyorum, eve nasıl gelmişim hiç hatırlamıyorum. Sonradan arkadaş anlattı, minibüs içindeki yolculardan hiçbiri çıt çıkarmadan uslu uslu gitmişler.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Bebek

Otobüsteyim. Edirne'ye doğru gidiyoruz. Otobüs dolu. Acil bir iş çıkınca en erken saate biletimi aldım. İşlerimi halledip, akşama doğru dönme planım var..

Çok erken kalkmanın getirdiği mahmurlukla, uyku hafiften bastırmaya başlamıştı ki, otobüslerin o çok bilindik sesiyle koltuğumdan fırladım:

- Ingaaa..

Hemen arkamdaki koltukta, tahminimce 6 aylık bir bebek, beni neden bu kalabalığa soktunuz, dercesine feryat figan ağlıyor.

- Yooook, yoooook, yoooook, diyerek annesi bebeği sallamaya başladı.

- Anlamaz ki seni yenge. Minicik bebek o, diye takıldı muavin sırıtarak.

Anne ters ters muavine baktı.

- Ağlama annecim, ağlama bebeğim, bak geldik, birazdan incez, diye devam etti. Dışarı baktım, daha Mahmutbey otoban gişelerine bile varmamışız. En az 2.5 saat yol var.

Bebek, haliyle, bunların hiçbirini anlamadığından yüksek sesle ağlamasına devam etti.

- Acıkmıştır, dedi iki arkadaki yaşlı teyze. Bu ağlama sesi, acıkma ağlamasına benziyor.

- Yoo, dedi şaşırmış görünen anne. Daha otobüse binmeden emzirdim onu. Karnı tok, merak etmeyin.

Baba telaşlanmıştı.

- Hanım bi altına bak bakalım, dedi otobüsün içine mahcup bakışlar atarak.

Annesi bir yandan bebeği sallarken bir yandan da gizlice, bebek bezinin altına baktı. "temiz" dedi.

- Bu tip durumlarda, ben elektrik süpürgesi çalıştırırdım, bizim oğlanın sesi şıp diye kesilirdi, dedi yaşlı teyzenin hemen yanındaki, ekürisi olduğunu sandığım, ikinci yaşlı bayan.

Birincisi hemen katıldı:

- Di mi ya, o sesi duyunca hemen ağlamasını keserdi minik Ahmet. Nasıl şimdi? Askerlik çağı gelmiştir.

- Geldi geldi. Kısmetse bu sene yollucaz teyzesi.

Tam da 'eyvah, bebek ağlamasına eşlik eden bir uçsuz bucaksız bir muhabbet' başlıyor diye düşünüyordum ki, baba devreye girdi:

- Teşekkürler, dedi. Keşke burda olsaydı da çalıştırsaydık.

- Çığlık en etkili yöntemdir, dedi koridorun diğer tarafında oturan genç bir bayan. Ben Zeynep'im ağlarken hep çığlık atardım, kendisinden daha güçlü bir ses duyunca bir anda durur, meraklı gözlerle etrafa bakardı.

Anne ve baba garip bir şekilde genç bayana baktılar. Zaten bebeğin çığlıkları tüm otobüsü kaplamış, şöför dahil herkeste homurdanmalar yükselmeye başlamıştı... Anne çaresizce ayağa kalktı, kollarında bebek olmak üzere otobüsün dar koridorunda bebekle yürümeye başladı. Bir yandan da "ağlama bebeğim, ağlama yavrum" deyip bebeği sallamaya devam ediyordu.

Bebek biraz rahatlamış gibi oldu. Sesi azalır gibi oldu. Kendi kendine yüksek sesle mırıldanmaya başladı.

- Hah, bak kendine ninni söylüyor. Uyur birazdan, dedi birinci yaşlı teyze.

- Evet nihayet, dedi ekürisi. Sesi söyleniyor gibiydi.

Bu şekilde Çorlu sapağına kadar geldik. Otobüs sakinler gibi olmuş, yol boyunca koridorda dönüşümlü olarak kollarında bebek ile gidip gelen anne ve baba ise bitap düşmüştü. Zira ebeveynleri ne zaman oturup dinlenmeye yeltense, bebek sanki durumu anlıyormuş gibi bir çığlık atıp tekrar ağlamaya başlıyordu.

Durumdan memnun olan bir tek muavin varmış gibi görünüyordu.

- Yenge sayenizde kaptana kahve servisi yapmıyorum valla, dedi aynı şekilde sırıtarak. Anne yine ters ters baktı.

- Hasta mı acaba, dedi orta yaşlı bir adam. Temmuz ortasındaki sıcağa rağmen, üzerinde uzun kollu bir gömlek ve bir kolsuz kazak vardı. Yolun henüz başındayken, ceketini de üst kısımdaki bölmeye katlayarak yerleştirmişti.

- Değil merak etmeyin, ateşini ölçtüm, dedi anne.

- Bebekler çabuk hasta olurlar, diye üsteledi adam. Vitamin olduğunu zannettiğim efervesanı, muavinin getirdiği su dolu bardağa attı ve erimesini izlemeye başladı. Ardından devam etti:

- Klimalar aslında çok sakıncalı. Şöförler yolda uyuyakalmasınlar diye yol boyunca klimaları sonuna kadar açıyorlar. Olan yolculara oluyor, dedi. Eriyen solüsyonu yudumlamaya başladı.

- Hemen hastalanılır mıymış abiciim, diye araya girdi muavin. Yavrucağız araca biner binmez ağlamaya başladı. Belli ki kalabalıktan ürktü, dedi.

- Olabilir, dedi baba, yorulan anneden nöbeti devir alırken.

Koridorda tekrar bebek ile volta atmaya başladı. Bebek sesli bir şekilde kendine ninni söylüyor, eğer anne veya baba yorgunluktan bir anlığına duraksarsa veya taşımak için nöbet değişimi yaparlarsa anında çığlığı basıyordu.

Edirne gişelerine gelmek üzereydik. Arka sıralaradan birkaç genç:

- Biberona biraz alkol koyarsak kesin çözüm, diye dalgasını bile geçmeye başlamıştı.

Zaten canı burnuna gelmiş baba, tam da hışımla gençlerin üzerine yürümek üzereydi ki, muavin ve ayağa fırlayan birkaç kişi babayı engelledi.

Bu esnada, en arka sırada cam kenarında, yol boyunca kulaklığını hiç çıkarmamış ve muhtemelen otobüste uyuyabilmeyi başarabilen tek kişi olan ve giyim kuşamından üniversite öğrencisi olduğunu sandığım genç bir adam, gözlerini açtı. Etrafa baktı. Kulaklıklarını çıkardı. Bebeğin aralıklarla otobüste yankılanan ağlamasını farkedince, ayağa kalktı. En ön sıraya kadar gelmiş babanın yanına geldi, kulağına birşeyler fısıldadı. Baba şaşkın bakışlarla genç adama bakarken, genç adam kulaklıkları bebeğin kulaklarına usulca ve dikkatle yerleştirdi.

Otobüsün içini derin bir sessizlik kapladı. 10 saniye içinde bebeğin ağlaması gitmişti.

Birkaç kişi durumu farkedip kafalarını kaldırdı. Şöför bile bebeğin ağlamasına alışmış olacak ki, sessizliği farkedince dikiz aynasından durumu incelemeye başlamıştı.

- Naaptın birader sen, in misin cin misin, büyücü müsün, nesin, diye sordu olay yerine hızlıca gelen muavin.

- Önemli bişey değil yaa, diye omuz silkti genç adam. Telefonda bir 'sleep baby' diye bir program var. Ablam çocuklarını hep onunla uyutur. Ben de bu yavrucağa dinlettim.

Bir anda otobüsün içinde bir alkış tufanı koptu. Genç adam hem bir utangaç gülümseme hem de zafer kazanmış bir komutan edasıyla, sağa sola kafasıyla selam vererek yerine doğru yürümeye başladı. Hayrettir ki, bebek bu alkışların hiçbirini duymamıştı ve mışıl mışıl uyuyordu.

- Bu teknoloji çok gelişti ayol, dedi birinci yaşlı teyze. Yakında telefonlarla bebek bile yapacaklar nerdeyse.

- Yaa evet evet, dedi ikinci teyze.

- Nerdeydin birader sen yaa, diye orta sıralardan bir ses yükseldi.

Zira otoban gişelerini geçmiştik ve Edirne otogarına sadece 1km kalmıştı.